Ana Sayfa Kitap Bay Ayçil…

Bay Ayçil…

234
Ali Ayçil kitapları
Erhan Genç'ten Ali Ayçil'e mektup

Bay Ayçil,

Size bu satırları yazarken sol tarafımda daha önce okuduğum dört kitabınız, sağ tarafımda ise bir büyük bardak çay bulunuyor. Her birini bitmesine kıyamadan yavaş yavaş okuduğum kitaplarınız, size bu mektubu yazarken bana eşlik etmeliydiler değil mi? Ki onlar benim en yalnız, en parasız, en rotasız olduğum günlerin şahitleridirler.

Sizinle beni çok yakın olmayan bir arkadaşım tanıştırdı. Kitaplar hakkında konuşulan bir ortamdı. Herkes bütün bilgi birikimini masaya dökmüş, konuyu dallanıp budaklandırmıştı. Masadan çaylar gelip geçiyordu. Laf dönüp dolaşıp size ve kitaplarınıza geldi. O anlarda okumadığınız bir kitap veya yazar hakkında konuşulmasından duyulan mahcubiyetle sadece dinliyordum konuşulanları. Biri sen ne düşünüyorsun diye soracak, eee şeyyy diyeceğim ve nasıl okumazsın sorusuna muhatap olacağım diye hafiften korkuyordum da. O arkadaş sen dedi, seversin Bay Ayçil’i. Tuhaf değil mi? Çok yakın olmayan bir arkadaşın kendimi çok yakın hissedeceğim kitaplarla beni tanıştırmasında bir tesadüften çok bir nasibin olduğuna da inandım çoğu zaman.

Kaynak: Dergâh Yayınları

Çok geçmeden kendimi “sur kentinin” kapılarından birinde buldum. Sokaklarına düştüm, mahallelerinde dolaştım. Çok kimseler tanıdım bu kentte. En çok da sur kentinin meydanında idam edilen Muhyettin’i sevdim. Onun yağmur altında sırılsıklam olup yağmur diner dinmez kuruyan gömleğini. Bu olağanüstü hal, idamın önüne geçtiğinde kentin meydanında üç gün bekletilmeden ipten indirilen Muhyettin’i hiç unutmadım. Bu kent ve bu kentte yaşananlar her ne kadar eski bir zamandan gelen bir mektup gibiyse de mektubun üslubu bugüne çok oldukça yeniydi. Siz, Bay Ayçil, bir eskiyi bir yeni yapmıştınız…

O heyecanla –bilirsiniz ki iyi metinler yazan bir yazarı okuyunca iyi bir okur, gömü bulmuş defineciler gibi heyecanlanır- diğer kitaplarınıza da uzandı ellerim. Yalnız hiçbir zaman bonkör bir okurunuz olamadığımı itiraf etmeliyim. Öğrencilik malum, “bir İsmet Özel şiiri gibi yaşamaksa” da çoğunlukla cebi veya gönlü boş gezmektir. İşte o cebi ve gönlü boş günlerde ben, yenilgiden dönerken elime para geçtikçe kovulmuşların evine uğramış, ceviz sandıklarını ve para kasalarını yoklamıştım. Bu yüzdendir ne zaman elime bir dal sigara geçse “sevgili tütün, uzun samsun”u hatırlamadan edemeyişim.

Kitaplarınızı okurken Bay Ayçil, sizi masasını pencere kenarına kurmuş bir yazıcı olarak hayal etmiştim. Bazen durup dinlenip başınızı sokaktan yana çevirseniz de bazen evin içlerinden size seslenilse de hiçbir şeyi görmediğiniz ve duymadığınıza neredeyse emindim. Ola ki bir sese cevap verseniz dahi tam manasıyla cevap vermiyor olmalıydınız. İçinizde kurulmuş bir saat gibi hiç durmaksızın çalışan bir yazar vardı. Sürekli yazacaklarını düşünen, sürekli cümleler kurup cümleler bozan. Sonrasında… Sonrasında size sadece pencere kenarına geçip yazmak kalıyordu.

Şu sıralar bir dergi yönettiğiniz için siz de iyi bilirsiniz ki dergicilik, editörlük ve yayın yönetmenliği sağlam metinlerle herkesten önce hemhal olma şansını bahşetse de kişiye; derme çatma, direği çıtası eksik, çürüğü çarığı bol bazı metinlerle de karşılaşmayı gerektirir. Ayrıca günceli takip etmek gibi ağır bir yükü sırtlanmak yüzünden asıl okumak istediklerinize bir türlü sıra gelmez. İşte tam da böyle bir dönemin ardından geçti elime Usta Konuşmak İstiyor kitabınız.

Önce birkaç gün çantamda gezdirdim kitabınızı. Sonra bir gün çıkarıp arka kapak yazısını okudum usulca ve elimde evirip çevirdim bir süre. Birkaç hafta da masamın üstünde durdu Usta Konuşmak İstiyor. Onun masamda bulunması, istediğim her an onu açıp içindekileri okuma fırsatını hemen her gün elimin altında bulundurmak anlamına geliyordu. Usta konuşmak istiyordu fakat ben onu dinlemiyor şimdilik sadece izliyordum. Sonra bir gün ani bir kararla, o andaki bütün işlerimi bir kenara bırakıp açtım kitabınızı. Bu kitabı da önceki kitaplarınız gibi hemen bitirmemem gerektiğini, tek tek günlere belki haftalara yayarak yavaş yavaş tadını çıkarmamın uzun süredir iyi bir metne susamış bir okur olarak bana iyi geleceğini daha kitabınızın girişindeki “Arzuhal”i okurken anlamıştım.

Ustanın neler konuştuğunu, beni hangi yolculuklara çıkardığını, tam olarak nerelerde durup düşündürdüğünü, nerelerde göğsümü nerelerde zihnimi genişlettiğini uzun uzun anlatmayacağım. Gidilmeyen Adalar’a, lokantaların bulaşık kısmını gösteren ufak pencerelere, zamanın tersine ufacık dükkanında ayakkabıları tamir edenlere, otobüs ve metro yolculuklarına, öğrenci evlerine diyecek bir şey yok ama o evinize tadilata gelen ustalara bir çift lafım var: “medeniyetimizi kelimelerle ihya etmeye çalışan adamla, medeniyetimizi karolar, kablolar, petekler ve alçıpanla ihya etmeye çalışan yapı ustaları arasındaki tarihi buluşma” böyle mi olacaktı. Biz hiç mi verdiği gün ve saatte orada olan usta ile hiç karşılaşamayacak mıyız?

Bardaktaki çayım bitti. Kitaplarınız ise kitaplıktaki yerini çoktan aldı bile. Onları kaldırdım, çünkü içlerinden birini çekip altını çizdiğim cümlelere göz atmaya korktum, zira okuyuşumun üzerinden çok zaman geçen kitaplara dönüp bakma cesaretini artık kendimde bulamıyorum. Az sonra bu mektup bitecek ve Usta Konuşmak İstiyor’u da diğer kitaplarınızın yanına kaldıracağım. Bir daha ne zaman iner de masama gelirler, bilemiyorum. Belki bir başka yeni kitabınızı okuduktan sonra, yeni bir mektup yazmaya niyetlenirsem.

Mektubumu sonlandırırken Bay Ayçil, bu vesile ile yıllar önce sizinle beni tanıştıran çok da yakın olmayan o arkadaşıma içten teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Sanırım beni, benim onu tanıdığımdan ve tahmin ettiğimden çok daha fazla tanıyormuş. En azından bir okur olarak.