Ana Sayfa Aşk - İlişkiler Çanak çömlek patladı!

Çanak çömlek patladı!

1443
çocuk oyunları

Mahalleyi mahalle yapan anne seslenişleridir. Bir annenin çocuğuna seslenişinden o mahallenin daha güvenilir olduğu, o mahalleden nispeten az araç geçtiği ve o mahallede oturan çocukların sokaklarda oynama lüksüne sahip olduğu anlamını çıkarabiliriz. Annelerin seslenişi sadece bir sesleniş değildir.

-Saldıray!!! Saldıray!!!

Evde olduğum günlerde bunun gibi birçok seslenişi duyuyorum. Artık ezberledim mahalledeki çocukların adını. Saldıray, Oğuz, Derin, Ayaz… Annesi ne zaman Saldıray diye seslense hafif tombul, kavgacı ve yaşıtlarına göre kısa bir çocuk canlanıyor gözümde. Bazen salondaki tüllerin ardından sokağa göz atacak kadar merak ettim bu annesinin çağrısına kulak vermeyen isyankar ufaklığı. Zaman zaman marketten dönerken, işten eve gelirken, balkonuma çıktığım zamanlarda, annesi seslense de şu Saldıray nasıl bir çocuk bir görsem diye iç geçirmiyor da değilim hani.

-Saldıray!!! Saldıray!!!

Çayımı alıp balkondaki yerime kurulurken yine bağırıyor kadın. Bu sefer ben, meraktan uzak bir şekilde Saldıray ismini düşünüyorum. Bir insan evladına nasıl Saldıray ismi konur? diyorum kendi kendime. Sonra bir gürültü duyuyorum, ve çığlıklar. Bir kamyonet yokuştan aşağı doğru zincirlerinden boşanmış gibi sağa sola çarpa çarpa geliyor. Şoför koltuğunda kimse yok. Daha az önce güvenilir dediğimiz mahalleye bak! Yolun sağında ve solundaki araçlara çarparak durmazsa yokuşun bittiği noktadaki gecekonduyu dümdüz etmesi işten bile değil. Bütün mahalleli camlarda. Gecekonduya elli metre kala yaşıtlarına göre kısa ve hafif tombul bir çocuk kamyonetin kapısına asılıyor bir zıplayışta. Çığlıkların bini bir para. Çocuğun bütün zorlamalarına rağmen açılmıyor kamyonetin kapısı. Yılmıyor çocuk. İri vücuduna rağmen tırmanıp açık camdan içeri atıyor kendini. Bütün gücüyle el frenine asılıyor. Gecekonduya birkaç metre kala durduruyor kamyoneti. Sonra alkışlar içinde iniyor kamyonetten. Mahallenin ortasında bir aksakallı dede karşılıyor onu. Alnından öpüyor ve “Aferin evladım!” diyor, “Avını kıstıran çevik bir kaplan gibi saldırdın kamyonete ve birçok masumun canını kurtardın. Bundan böyle senin adın Saldıray olsun, adını ben verdim, ömrünü Allah versin.”

 “Dedem Korkut gelse, ancak böyle bir senaryo ile konabilirdi bu çocuğun ismi.” diyorum kendi kendime. Eskiden çocuklara isim konmadan önce o ismi hak etmesi beklenirmiş, şimdi ise kallavi bir ismi peşin peşin verip sonra çocuğun öyle birisi olmasını bekliyoruz.

-Saldıray!!! Saldıray!!!

Alınan bir şey olmaktan verilen bir şey olmaya doğru evirilen isim mevzusu, bazı ebeveynler içinse farklılığın nişanesi olma özelliğini taşıyor, diye düşünüyorum sandalyeye sırtımı dayarken. Herkesten farklı olmanın tarz sahibi olmakla eş anlamlı hale geldiği şu günlerde ebeveynler, sadece çocuklarına farklı isimler koyma konusunda sınırları zorlamıyorlar. Hiç duyulmamış isimler koymak ile Brezilyalılar gibi birden fazla isim koymak birbiriyle atbaşı yarışıyor neredeyse.

-Saldıray!!! Saldıray!!!

Çayımı yudumlarken isim vermek öyle sanıldığı gibi masum bir eylem değil diyorum içimden. Piri Reis’in o meşhur haritasını çizmeden önce çıktığı yolculuklarda Batı Afrika’da bazı burunlara verdiği isimler aklıma geliyor: Akburun, Karaburun, Yeşilburun, Babadağı, Kozlukburun… Bir yere isim vermek, demek ki bir anlamda sahiplik de ifade ediyor. İsmi sen veriyorsan, sahip sensin! Bir bilimsel gelişme veya sosyolojik kavram için de geçerli bu durum. Kavramı belirleyen ismi de veriyor. Ortaya koyduğun bir bilimsel gelişme ya da bir sosyolojik kavram olmalı ki adını koyasın. Oyunu bulanın oyunun kurallarını belirlemesi gibi. Bir şeyin ismini verme hakkına sahip değilsen ancak oyunculardan birisin, oyun kurucu değil!

-Saldıray!!! Saldıray!!!

Günümüzde birçok şeyin içinin boşaltıldığı gibi isim vermenin de içi boşalmış vaziyette. Kentsel dönüşümü aynı yere aynı binanın yenisini dikmek olarak anladığımız gibi isim vermeyi de var olan isimleri değiştirmekten ibaret sanıyoruz. Yoksa on yıllardır bir semtin karakteristiğini oluşturan iskeledeki durağın adını, “xxx iskelesi” olmaktan çıkarıp meşhur bir şairin adıyla; yüz yıldır tarihi bir anlam ifade eden bir başka durağın adını yine bir şahsın adıyla değiştirmenin başka türlü bir izahı yok.

-Saldıray!!! Saldıray!!!

Dört sokağın kesişim noktasında bulunan balkonumdan isim tabelalarına bakarken “İsim vermek her şeyden önce bir özen işi.” diyorum. “İşlerine biraz olsun özen gösteren birileri olsalar hiç şu karşı sokağa “4. Defne Sokağı” adını verirler miydi?” Türkçe’de bir sokağa verilecek isim mi kalmadı? 1. 2. 3. 4. Defne sokağı diyene kadar her birine bir başka isim bulunamaz mıydı? Yahut hiçbirinizin elinin altında bir Türkçe Sözlük yok muydu Allah aşkına! “Olmadığından değil.” diyorum kendi kendime. “İşini sevmeyen insan, her yerde aynı.” 4. Defne Sokağının tam karşısındaki sokağın isim tabelasına bakınca, aza kanaat getirmeyen çoğu bulamaz atasözünün ne anlama geldiğini bizzat tecrübe ediyorum. Tabelada “657. Sokak” yazıyor çünkü.

-Saldıray!!! Saldıray!!!

“İsim vermek zor bir iştir.” diyorum güneş yavaş yavaş balkonuma yerleşirken. “Öncesinde sahiplik gerektirir, çaba gerektirir, oyun kuruculuk gerektirir, özen gerektirir, işini sevmeyi gerektirir.”

Bütün bunları düşünürken geçtiğimiz aylarda çıkaracağımız bir dergiye isim bulma arayışımız geliyor aklıma. Genç ve heyecanlı bir ekiple yeni bir dergi çıkarmanın peşine düşmüşüz. Uzun süredir hayallerimizi süslüyordu aslında kendi dergimizi çıkarma fikri. Bütün hazırlıklarımızı yapmamıza rağmen dergiye isim bulamamıştık. Dergi ekibinde birçok yazar vardı, ortaya onlarca isim atılmıştı fakat bulunan isimler bir türlü herkesin içine sinmiyordu. Bir zaman sonra herkesin içine sinecek bir isim bulmaktan vazgeçmek zorunda kaldık. İsim önerilerini ikiye indirdik ve oylamaya karar verdik. Ekibin yarısının bir fazlası yeterliydi ismi belirlemek için. Sonunda “vesanat” isminde karar kıldık ama çektiğimizi ben bilirim. Dolayısıyla sahibi de olsan, çaba ve özen de göstersen, oyunu da sen kursan, işini de sevsen isim vermekte zorlanabiliyorsun.

-Saldıray!!! Saldıray!!!

Bu yüzden ne zaman bir öykü yazsam, ne zaman bir yazıya veya kitaba isim verecek olsam en sona bırakırım isim verme işini. En sona bırakmak, yazacağım şeyde kendimi kısıtlamanın önüne geçmek anlamına gelse de bilinçaltımda zor gelen bir şeyi ötelemek veya mümkün olduğunca kaçmak anlamlarını ihtiva ettiğini de biliyorum. Yazının sonuna geldiğim şu satırlarda yazının hâlâ bir başlığa sahip olmamasının bunun en açık göstergesi olduğunu söyleyebilirim.

-Saldıray!!! Saldıray!!!

Saldıray neredesin yahu, kadını perişan ettin. Çık artık, çanak çömlek patladı 🙂

İşte yazının başlığını buldum!