Ana Sayfa Aşk - İlişkiler Çirkin Düşes “İnstagirl”lere karşı!

Çirkin Düşes “İnstagirl”lere karşı!

200
çirkin düşes

Evimin duvarında asılı durur gibi izlediğim Çirkin Düşes; aristokrat giyimi, elinde tuttuğu açmamış karanfil, kendinden emin duruşu ve bütün çirkinliği ile güzelliği adeta bir meta haline dönüştürerek çirkine yaşayacak yer bırakmayan ve hatta çirkini de pürüzsüzleştirerek kendi saflarına katan günümüz ideolojisine yüz yıllar öncesinden kafa tutan bir kahraman gibi görünmeye başladı gözüme

Pandeminin bilmem kaçıncı günü, hafta sonu sokağa çıkma yasaklarının bilmem kaçıncı saati. Evet, o “bütün dünyayı kasıp kavuran…” Pandemi yerine salgın mı deseydim. Herkesin ağzında bir pandemi, maskelerarası bütün muhabbetlerin bir ucu “pandeminin başında…” ya değiyor. Bir Çin bedduasına mı dûçâr olduk, acayip zamanlardan mı geçiyoruz?

Belki bundan sonra acele ile yapılan alışverişlerin imgesi olacak bir cuma akşamından girip kimsenin ruhunun bile duymadığı bir pazartesinin sabahına çıkacağımız hafta sonu kısıtlamaları için yapacak bir şeyimiz kalmadı. Cephanesi biten asker gibi dımdızlak ortada kaldık. Bütün mermilerimizi “pandeminin başında” harcamıştık zira. Bütün aile muhabbetlerini, bütün izlenecek filmleri, oynanacak oyunları… Ne de olsa yaza bir şey kalmayacaktı, bizim için de iyi olmuştu, kendimize vakit ayırmıştık, eve dönmüştük, şarkıya…

Kulaktan kulağa oyunu gibi anlık mesajlaşma bildirimlerimize evde yapabileceğimiz, evden katılabileceğimiz etkinlikler yağıyordu. Mesajın birkaç ayrı gruptan gelmesi, gönderenin içeriğine bakmadan kopyala yapıştır yaptığına dair foyasını ortaya çıkartıyorsa da bu, kimsenin umurunda değildi. Bir şeyi yapmaktan çok yapıyor görünmenin önemli olduğu bir zamanda yaşıyorduk. Ve pandemi (affedersiniz salgın) bu yangına körükle gitmeyi kolaylaştırıyordu.

Sokağa çıkma kısıtlamalarının birinde evde otururken karşılaştım bu hiç okunmadan gelişine yapıştırılan bir vole gibi listedeki diğer gruplara gönderilen mesajlardan biriyle. “360° online 3D gezilebilir sergiler” yazıyordu başlığında. Dünyanın dört bir yanındaki şehirlerden onlarca müze ve sergi salonunun adı vardı listede. Birini tıklayıp uzandım olduğum yerde. National Gallery.

Tıkladığım link beni Google’ın sokak görünümünden Londra’nın Trafalgar Meydanı’na götürdü. Meydan pandemi yokmuşçasına tıklım tıklımdı. Etrafa bakılırsa fotoğraf yüzü bahara dönük bir şubat gününde çekilmişti. Meydanda inci boncukçusundan gitarcısına kadar birçok kişi tezgahını açmıştı. Top sektiren sporcu, akrobatik hareketler yapan kaykaycı, elindeki topları hiç düşürmeden havada döndüren palyaço bile vardı. Meydana sırtımı verip yüzümü National Gallery’ye döndüm. Çok katlı olmayan müze binası, meydanın bir tarafına sağdan sola doğru şerit gibi uzanmıştı. Binanın girişine dokunmam beni müzenin içine götürüverdi. Elimdeki telefon ekranına göre müzenin girişindeydim. Önümdeki oku tıklayabiliyor, sokak görünümünde olduğu gibi ileri geri gidip gelebiliyor, binanın salonlarına girip çıkabiliyor, duvarlarda asılı duran tabloların önünde durup tablolara zoom yapabiliyordum. Birkaç tabloya bakıp yoluma devam ettim.

Bazı tabloları ayrıntılı inceliyor, bazı tabloların yanlarındaki pirinç levhada yazılanları okuyordum. Tabloda gördüklerimi kendimce yorumladıktan sonra bağlantıdan çıkıp tarayıcıya incelediğim o tablonun adını yazıyor ve tablo ile ilgili ayrıntılara ulaşıyordum.

Quinten Massys’in ‘An Old Woman’ diğer
adıyla ‘The Ugly Duchess’ tablosu 

Quinten Massys’ın Çirkin Düşes’i ile burada tanıştım. Massys genellikle Tefeci ve Karısı adlı tablosuyla biliniyordu. Bir kuyumcu ve karısını resmettiği bu tabloda Massys, önündeki paralar, değerli malzemeler ve terazi bulunan kuyumcu ile hemen yanında Kutsal Kitap’tan bir parça okuyan karısı arasında bir tezat teşkil etmiş, dolaylı yoldan malı, mülkü, dünyayı mı yoksa kutsal kitapta anlatılanlar ile imanı mı tercih ediyorsunuz sorusunu sormaya çalışmıştı. Tablolarında yaptığı dini göndermelerle bilinen Massys, bu sefer Çirkin Düşes ile karşımdaydı. Hemen ayrılmadım tablonun başından. Telefonumun ekranını iki yanından tutarak iyice yakınlaştım tabloya. Bir pencerenin önünde duruyordu düşesimiz. Kafasında soyluluğu ve zenginliği simgeleyen başlığı hayli dikkat çekiciydi. İki kulağının üstünde çiçekli bir kavis yapmış başlık, tepesindeki incili broş sayesinde arkasına sarkan kumaşa tutturulmuş ve oradan da omuzlara doğru dökülmüştü. Girintili burnundan, içine doğru kıvrılmış ağzından, burnu ile üst dudağı arasında kalan geniş boşluktan, kocaman kulaklarından, yanağında beliren kıllı beninden ve pörsümüş göğüslerinden çok gözlerindeki umut ışığı ile sağ elinde tuttuğu henüz açmamış karanfil dikkatimi çekmişti. Bu haliyle Çirkin Düşes, bende kendisine karşı bir acıma hissi uyandırıyordu.

Tabloya yakınlaşıp uzaklaşırken ekranın altında bir yazı belirdi. “VR deneyimi için tıklayın ve telefonunuzu evinizdeki bir duvara doğru tutun.” Uzandığım yerden doğruldum ve telefonu televizyonun yanındaki duvara doğru tutarak yazıyı tıkladım. The Ugly Duchess salonumdaydı! Koskoca Quentin Massys’ın Çirkin Düşes’ini tablo gibi evimin salonunda, televizyonun yanına asmıştım. Telefonu hareket ettirsem de tablo ekranda evimin duvarında duruyor gibiydi. Yakınlaşıyor, uzaklaşıyor; üstten, alttan, yandan bakabiliyordum.

Evimin salonundaki Düşes’in çirkinliğine rağmen sol elini pencere kenarına narince koyuşu ve gözlerindeki umut ışığı beni, pencereye hava almak için çıkmadığına, sokağa ya da her nereye bakıyorsa boş gözlerle bakmadığına bir beklenti içinde olduğuna, geç de olsa birinin gelip onu alacağına, elindeki o açmamış karanfilin suyu bulur bulmaz çiçeğini koyuvereceğine inandırıyordu.

Tabloya bakarken biraz önce ekran yenilediğim instagram “timeline”ını düşündüm. Güzeli kutsayıp güzelleşmenin bin bir yolunu sunan filtreli “instagirl”lerin mağrur duruşlarına takıldı aklım. Evimin duvarında asılı durur gibi izlediğim Çirkin Düşes, aristokrat giyimi, elinde tuttuğu açmamış karanfil, kendinden emin duruşu ve bütün çirkinliği ile güzelliği adeta bir meta haline dönüştürerek çirkine yaşayacak yer bırakmayan ve hatta çirkini de pürüzsüzleştirerek kendi saflarına katan günümüz ideolojisine yüz yıllar öncesinden kafa tutan bir kahraman gibi görünmeye başladı gözüme.

Her şeyin güzel olması cehennemdir…

Byung Chul Han’ın “Zamanı anlamlı kılan şey, aynılığı değil farklılığıdır.” (1) dediği gibi güzeli güzel yapan da her yerde her tarafta karşımıza güzelliğin çıkıyor oluşu değil çirkinliğin kendisidir. Güzele değer veren çirkinin varlığıdır. Aynılık cehennemdir. Herkesin ve her şeyin güzel olması da… Dönemin tablolarında olduğu gibi kadını güzelliğin, sahip olmanın ve gücün bir imajı olarak ön plana çıkaran çizimlerin aksine Massys, Çirkin Düşes’te, güzelliğin karşısına çirkinliği koymakla geçiciliğin karşısına kalıcılığı, aynılığın yerine farklılığı çıkarmıştır.

Hızla, yaralanmak ve negatiflikten kaçmakla, görmeyi değil dokunmayı arzulamakla “pürüzsüzlük” güzeli dışlar. Han’a göre “Güzellik bir gecikmedir, geç gelendir. Güzel bir anlık parlama değildir, gün batımındaki kızıllık gibi gün sonunda ortaya çıkan sakin bir aydınlıktır.” Yaralanmaktan ve negatifliğin her türlüsünden korkan pürüzsüzlük insanının güzeli görebilmesi için bedel ödemeyi göze alması gerekir. Güzeli görmek yavaşlamakla, yaralanmaya müsaade etmekle ve belki de çirkine yer açmakla mümkündür.

Elimdeki telefonu usulca kenara bıraktım ve az önce duvarımda asılıymış gibi duran Çirkin Düşes’i sanki gerçekten oradaymışçasına zihnimde canlandırmaya devam ettim. İçimdeki acıma hissi yerini ilgiye bırakmıştı. Başlığından, elindeki karanfile kadar inceledim tekrar. Düşesin bir hikâyesi vardı. Öyle ya da böyle bir hikâye barındırıyordu yüzündeki çizgiler, kıllar, benler. Pörsümüş göğüslerinin altında pır pır attığına emin olduğum bir kalbe sahipti. Massys, sadece eline açmamış bir karanfil vererek gelecekten umutlu olduğunu sembolize etmekle kalmamış ona bir hikaye de giydirmişti. Çok takipçili ve hikâyesiz instagirllerin birbirinin benzeri yüzlerinin aktığı kalabalık “timeline” arasında benim duvarımdaki Çirkin Düşes çok daha gerçekçi duruyordu. Onu sevmeye başladım.


(1) Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak, İnsan Yayınları, 2020, 96 s.