Ana Sayfa Kitap Evvel Zaman İçinde Bir Sancı…

Evvel Zaman İçinde Bir Sancı…

2593
bir zamanlar anadolu'da

Uzun soğukların ve kar yağışının ardından güneşin kendini hafiften gösterdiği bir Pazar günü tekrar aralıyorum balkonumun kapısını. Üstüne cemre kokusu sinmiş serin bir rüzgarı içeriye, salonuma davet ediyorum (tabii ki turnikeden geçtikten sonra).

Ayağımdaki sıcak terliklerle yazdan beri balkonda duran terliklerin üstüne basıp çıkıyorum balkonuma. Etrafa göz gezdiriyorum. Balkonlardan uzanan bir baş arıyor gözlerim. “bu sene de ne kış oldu be, kara doyduk, barajlardaki su seviyesi seneye kadar yeter artık” gibi beylik cümlelerle iki lafın belini kıracak kimseyi bulamıyorum. Herkes evine kapanmış.

En son ne zaman günlük tuttuğumu düşünüyorum sonra. Hafızam beni doğruluyor. Öyle bir gün yok yakınlarda. Eskiden sık sık tutardım. Hayatın hızı arttıkça günlüklerin sayfaları seyrekleşti diyorum kendi kendime. Edebiyatçıların kitaplığımda hatırı sayılır bir yer tutan günlükleri geliyor aklıma. Cenap Şehabettin’in, Tanpınar’ın, Oğuz Atay’ın, Abdülhak Hamid Tarhan’ın… Evvel Zaman da bunlardan biri.

Bir Zamanlar Anadolu’da günlüğü

Günlük tutmanın, özellikle yapılan bir iş boyunca tutulan günlüğün, her gün yazılan hususi günlüklerden farkı, işe nasıl başlanıldığından, yaşanılan aksaklıklara kadar yapılan işin bütün boyutlarını tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermektir. Bir Zamanlar Anadolu’da filminin senaristi ve oyuncusu Ercan Kesal’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan günlüğü Evvel Zaman, benim için sadece yazarının hayatına açılan bir pencere değil yaptığı işi yakından görebileceğim bir mercek veya o işin ayrıntılarını öğrenebileceğim bir atölye oldu. (Bu hissi daha önce Cahit Sıtkı ile Ziya Osman Saba arasındaki mektuplaşmaları okurken hissetmiştim. bknz. Ziya’ya Mektuplar, Can Yayınları, 2006)

Ercan Kesal – Evvel Zaman

Evvel Zaman, Bir Zamanlar Anadolu’da filminin senaryo fikri oluştuğu andan, filminin çekilip bitirildiği ana kadar yaşanılanların bilinçli bir şekilde kayıt altına alındığı bir günlük. Ercan Kesal, iğneden ipliğe kadar her şeyi bir antropolog titizliğiyle kaydedişini, Üç Maymun’un yazım sürecine borçlu olduğunu söylüyor. “Üç Maymun’un senaryo yazım sürecinde tuttuğum notlara daha sonraları baktığımda, aslolanın ve bana kalan bilginin o yolculukta olduğunu fark etmiştim. Bu yüzden bir sonraki filmde yine buna benzer bir çalışmaya girersem eğer, bütün süreci sahada çalışan ve katılarak gözlem metodunu uygulayan bir antropolog gibi yaşamaya karar vermiştim. Her gün sadece filmi değil, tüm yaşadıklarımı ve gözlemlerimi de yazacaktım. Öyle de yaptım.”

Evvel Zaman’ın henüz başında filmin üzerinde yürüyeceği damarlar nelerdir, çatı ve jenerik nedir gibi sorulara cevap bulabiliyor, kaba öykü, taslak diyaloglar ve sinopsis gibi kavramları öğrenebiliyoruz. Sayfalardaki günler ilerledikçe Kesal’ın Nuri Bilge Ceylan’ı öyküsüne nasıl ikna ettiğine, ilk toplantılarında öykünün felsefi alt yapısına ve oturacağı zemine dair yapılan konuşmalara, karakterlerin tek tek analizine ve senaristin filmde yer almasa bile onların gerçek bir karaktermiş gibi geçmişlerinde neler yaşadıklarının öykülerini yazışına, ekip içinde yaşanan kıyasıya tartışmalara, senaryonun zamanla nasıl değiştiğine, çekimlerdeki zorluklara, oyuncu ve mekân seçimindeki ayrıntılara sanki senaristin yanındaymış gibi şahitlik ediyoruz. Filmi yazan ve çeken o ekipten biri olmadığımız müddetçe bütün bunları deneyimlemenin bir yolu yok. Bu yüzden genç bir senarist adayı, Evvel Zaman’ı okuyup kendine çeki düzen verebilir, bir kitap okumakla senaryo yazmak konusunda bir hayli yol kat edebilir. Ercan Kesal’ın yaptığına sadece bir günlük tutmak dersek haksızlık yapmış oluruz. Evvel Zaman için günlük formatında yazılmış bir senaryo atölyesi denilse yeridir.

Ercan Kesal
Sorgulama bitmiyor!

Senaryoyu çekimler yapılırken dahi sürekli değiştirip bir anlamda tekrar tekrar yazıyorlar. Yeri geliyor bazı gereksiz yerleri çıkartıyor, bazı yeni kısımlar ekliyorlar. Filmlerin adlarının bile defalarca değiştiğini öğreniyoruz bu iki günlükten. Senaryonun ortalarında ve bitimine doğru yazdıklarını beğenmedikleri oluyor. Hatta bazen öykülerine inançları sarsılıyor. Ercan Kesal bu süreci tuhaf buluyor ve kendince açıklamaya çalışıyor günlüğün sayfalarına: “Senaryo süreci tuhaf bir iş. Bazen senaryonun çok iyi gittiğini, her şeyin yerli yerine oturduğunu düşünüyorsun, bazen de en başa dönüyorsun. Bugün böyle bir gündü. Sanki şu ana kadar hiçbir şey yazmamış, hiçbir şey konuşmamış gibi bir duygu içerisindeyim.” Acaba kötü mü oldu düşüncesinin peşlerini hiç bırakmadığı her satırda belli oluyor.

Senaryo bitip de sahneler çekilmeye başlandıkça filme olan inancı kayboluyor bazen. Yazarken zihninde canlanan sahneler ile gerçekte çekilebilen sahnelerin birbirleriyle uyumsuzluğu sebep oluyor buna. Sürekli bir sorgulama içinde Kesal. Sürekli kendini yargıladığını ve daha iyisi için çabaladığını görüyorsunuz.

“Bir Zamanlar Anadolu’da” filminden bir kare…
Aynı sancı…

Evvel Zaman’ı okumak bana sanatın hangi alanında olursa olsun sanatçının sancısının aynı olduğunu düşündürttü. Hangimiz kaleme aldığı bir öyküyü/yazıyı yazarken “Daha iyi nasıl yazabilirim/yoksa zihnimde canlandırdığım gibi olmadı mı?” düşüncesine kapılmadık. Yahut iyi yazdığımızı düşündüğümüz bir metinden sonra yeniden yazmaya oturduğumuzda “Acaba bu sefer yine iyi yazabilecek miyim?” endişesi taşımadık. Daha önce Tanpınar’ın günlüklerinde fark ettiğim, kendini sorgulama ve yaratım sancısı meselesi, kalemi eline alan herkeste var anlaşılan. Var olması ileri taşıyor bizleri belki de. Ya olmasa? Ya her yazdığımızı şaheser zannediyor olsak. Bu daha kötü değil mi? Kesinlikle öyle.

Not: Balkondan içeri girip bilgisayarın başına oturuşumdan bu yazının son noktasını koyana kadar hissettiğim bu sancı hiç bitmeyecek, bitmesin de zaten.