Ana Sayfa Kitap Hiçbir Şey Bilmiyorum!*

Hiçbir Şey Bilmiyorum!*

313
kara hikaye

Bir pazar sabahı erkenden kalkmanın birkaç sebebi olabilir. Ya hayata erken başlamayı seviyorsundur, ya bir sabah yürüyüşü planlamışsındır, ya da yanda komşun olacak inşaata kalıp çakılacak kadar, çevredeki binalardan biri için su ve kanalizasyon kazı çalışmaları yapılacak kadar, ne zamandır el atılmayı bekleyen sokağındaki asfaltın tamirine başlanacak kadar şanssızsındır.

Benim başıma gelen, Pazar gününün bu erken saatinde beni balkona çıkaran şey ise bu şıklardan hiçbiri değil. Karşı binadaki bir daireyi boşaltan bir “komşu”nun taşınma telaşı. Koca bir kamyonun tek başına iki yanına araçların park ettiği sokağa girmesi muavinlerinin “gel gel, sağ yap, topla, şimdi sola kır” gibi yönlendirmeleri olmadan mümkün değildir hak verirsiniz. Bütün bunları geçtik o eşyaları camdan içeri uzatan vincin takır takır çalışma sesi yok mu?

Yatağın sıcaklığı içindeyken insanın aklına türlü türlü sorular getiriyor bu ses; acaba bu memlekette insanlar elini kolunu sallaya sallaya bu kadar erken bir saatte nasıl çalışabiliyorlar, acaba sokağa çıkma yasağının olduğu şu günlerde nasıl izin alıyorlar taşınmak için, taşınmanın şimdi şu anda gerçekleşmesi elzem midir filan..

Sorulardan kendimi kurtarıp balkona çıkıyorum. Apartman kapısını iki kanadından açmışlar. Çalışanların bir kısmı merdivenden bir kısmı ise vinç üzerinden taşıyor eşyaları. İş makinesini izlemek değil de çalışanların kucaklarındaki ve vincin üstündeki eşyaları incelemek ilgimi çekiyor. Sokağımızı terk eden “komşu”nun eşyaları üzerinden nasıl bir insan olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum. Nasıl bir işi, ne kadar geliri var; az çok belli oluyor.

Neyse diyorum, bari erken kalktım birkaç sayfa kitap okuyayım. Ne zamandır elimin altında duran kapağı karanlık bir öykü kitabını alıyorum tekrar. Kulağını kıvırdığım sayfayı buluyor ve devam ediyorum kaldığım yerden.

Kürşat Çelik ismini ilk defa Dergah Dergisinde okuduğum bir öyküde gördüğümü hatırlıyorum. Gelenler Alevdi Ateşti İbrahim isimli öyküyü okuduktan sonra bir hafta on gün içimde taşımış, etkisinde kalmıştım. Kim bu adam, demiştim. Nasıl bu kadar güçlü bir öykü kurabilir. Hafiften kıskanmıştım da.

Elimdeki kitabın adı Kara Hikaye. Kapağı da adı gibi kapkara. İlk bakışta isim Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını çağrıştırıyor. Bir röportajında Çelik’in bu durumdan memnun olduğunu öğreniyorum. Kara Hikaye, yazarın ilk öykü kitabı. Kitabın sağ alt köşesinde Ketebe Yayınları’nın logosu bulunuyor. Kitabın ikinci öyküsü olan Gelenler Alevdi Ateşti İbrahim, etkisinden uzun süre kurtulamadığım en iyi öyküler sıralamamda hala müstesna bir yere sahip.

İkna eden bir anlatıcı…

Çalışanların gürültülü bağırışları, vincin ise tıkır tıkır sesiyle taşıma işi tüm hızıyla devam ediyor. Tanışamadan taşınan “komşu”muz kamyonun hemen yanında takip ediyor bütün çalışmaları. Her an “aman o kutuyu dikkatli taşıyalım, lütfen o paketi taşırken çok titiz davranalım” diyecek gibi bakıyor herkese. Kara Hikaye’ye dönüyorum ben yine.

Kürşat Çelik’in öykülerinde iyi bir anlatımın hakim olduğunu düşünüyorum sayfalar arasında ilerlerken. Sağlam bir anlatıcı olduğunu, ne anlatırsa anlatsın bizi anlattıklarına ikna ettiğini ve anlatımına kendimizi kaptırmamızı sağlayabildiğini… Kara Hikaye’nin güçlü yanı burası diye not düşüyorum bir sayfanın yanına.

Bir başka sayfaya Kürşat Çelik’in öykülerinde kendine çokça yer bulan kelimeler ölüm, baba ve televizyon yazıyorum. Televizyonu kimse izlemiyor ama sürekli açık duruyor diye ekliyorum. Kara Hikaye’deki öyküler ölümün kıyısında dolaşıyor sürekli. Öykülerdeki babalar ise ya ölüyorlar, ya gidiyorlar ya da gelmiyorlar. Ölmüyor ve bir yere gitmiyorsa bu babalar, evin içinde öylece oturuyorlar. Varlığı inkar edilemeyen fakat aynı zamanda hissedilemeyen bir pozisyondan ötesi değil yerleri.

O sırada bir gürültü kopuyor aşağıdan. “Hayırrr!!!” Kitabı kenara bırakmamla aşağı eğilmem bir oluyor. Bir duvar saatinin havada süzülüşüne yetişiyorum böylece. Pat diye bir sesle tuzla buz oluyor saat. Komşu üstüne atlıyor saat kırıntılarının. Parçaları toplamaya çalışıyor alelacele. Sonra tutamıyor gözyaşlarını. Hüngür hüngür ağlamaya başlıyor oturduğu yerde. Eşi karşı köşede eli böğründe öylece durmuş adama bakıyorken çocuklarından biri koşup geliyor babasının yanına. Omzuna dokunuyor, sarsıyor adamı. Bir adam bir saatin peşinden neden bu kadar ağlar ki diyorum kendi kendime. Herhalde çok önemli bir saatti diye geçiyor içimden. Bu kadar ağladığına göre.  

Büyük bir şaşkınlıkla dönüyorum kitaba. Sayfaları arasında geriye doğru gidiyorum. Satır aralarında dolaşıyorum. Altını çizdiğim yerler oluyor. Notlar almaya devam ediyorum. Kara Hikaye’deki öyküler birbirlerine görünmez bir iplikle bağlı gibiler yazıyorum bir başka sayfaya. Komşusundan dua isteyen ablaya yahut marangozda çalışan anlatıcıya bir başka öyküde rastlayabiliyorsunuz.

Kara Hikaye’nin kahramanları arasında çocukların ağırlıkta olduğunu hissediyorum sayfalar ilerledikçe. Öykülerde bir şeyler oluyor ve o çocuklar olanların farkında olmaksızın şahitlik ediyorlar çoğu şeye. Tıpkı diyorum, dünyada olanlara karşı bizlerin bireysel olarak izleyicilik etmemiz gibi. Elimizden bir şey gelmemesi, anlamaya çalışmamız fakat zorlanmamız ne kadar da benziyor bu çocuk kahramanların hallerine.

İçimizde ölenler…

Kitabı bitiriyorum oracıkta. Sonra kaldırıp kafamı vince bakıyorum. Operatör son parti diye bağırıyor paleti indirirken. Baştan biraz sinirlenmiştim ama iyi ki de erken uyanmışım diyorum sonra.

Kitabın son sayfasındaki boşluğu gözüme kestiriyorum. Bu kitaptaki öyküler belki kolay okunur diyebiliriz fakat onları hazmetmesi o kadar kolay değil yazıyorum. Diğer bir deyişle ifade edecek olursak hazmetmesi zor öyküleri kolay okunur kılmak yazarın başarısıdır. Kara Hikaye’de yazar bize acıyı, ölümü veya kötüyü anlatmıyor. İçimizde ölen tarafları, acınacak hallerimizi, kendimizden bile gizlediğimiz kötü yanımızı ortaya koyuyor hatta yüzümüze çarpıyor.

Kitabı kapatıyorum. Eşya kamyonunu kullanan şoför marşa basıyor. Vinç çoktan gitmiş bile. Saatle çalışıyor ne de olsa. “Komşu” beni takip et diyor kamyoncuya. Ailecek kamyonun önündeki araca geçiyorlar. Elinde kartondan bir torba. İçinde saat parçacıkları olduğuna eminim; hiç tanımadığım “komşu”nun yeni eve eşyaları yerleştirdikten sonra ilk iş olarak o saatin parçalarını birbirine yapıştıracağına emin olduğum gibi.


*Hiçbir Şey Bilmiyorum, Kara Hikaye’nin ilk öyküsü. Öykü küçük bir çocuğun gözünden anlatılıyor. Başına gelenlere pek de anlam veremeyen fakat olanların içinde bir yerlerde derin izler bıraktığı bir çocuğun gözünden. Öyküde bir taşınma esnasında yere düşüp kırılan duvar saati ile sessizleşen zaman, çocuğun büyüyüp babasını kaybetmesi ile iyice yavaşlıyor ve işe girmesine, parmağını makineye kaptırmasına, evlenmesine ve çocuk sahibi olmasına kadar öyle sessizce akıp gidiyor.