Ana Sayfa Kültür Sanat Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak…

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak…

1535
karpuz kabuğundan gemiler

İnsanın içine yaşama sevinci aşılayan bir Pazar gününe uyanıyorum. Bahar, perdeleri zorluyor neredeyse. Dayanamıyor ve kalkıyorum. Balkonun kapısını ardına kadar açıyorum ki gelip evimin salonuna otursun. Kahvaltıyı bir başka hevesle hazırlıyorum böyle olunca. Ayaklarım yere basmıyor. Bahar gelmiş salonuma, durur muyum, en kralından bir sucuklu yumurta ile karşılıyorum onu.

Kahvaltı sonrası çayımı balkonda içiyorum. Tek başıma oturuyorum sandalyeme ve beton yığınlarının arasında, ta uzaklarda bir erik ağacının çiçeklendiğini duyumsuyorum. O sırada, “Karpuz kabuğundan gemiye binen çabuk iner.” diyor, karpuzcu Kemal. Defalarca izlediğim bir filmin beni yine, yeni ve yeniden etkilediğine şaşırıyorum. İçime bir taşra ağırlığı çöküyor.

Karpuz kabuğundan gemi, taşra çocuklarının sokak oyunlarından biridir. Taşranın köyünden şehrine göçmüş ve hayatını kıt kanaat geçiren, köylülükle şehirlilik arasında kalmış bir sosyolojinin evladıdır bu oyun. Alt gelir grubu çocuklarının bir yegane oyuncağıdır karpuz kabuğu. Evde karpuz yenir fakat köydeki gibi kabukları hayvanlara atılamaz. Çünkü şehirde artık hayvancılık yapan çok azdır. Çöpe gidecek kayık şeklinde kesilmiş kabuklar, uçlarına bir ip bağlanıp çocukların ellerine verilir. Sonra bu çocuklar, sokağa çıkıp karpuz kabuklarını peşleri sıra sürükleyerek sözüm ona gemilerini yarıştırırlar. Karpuz kabuğundan gemilerini…

Ahmet Uluçay, ilk ve tek uzun metraj filmi olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ta bir metafor olarak kullanıyor karpuz kabuğundan gemiyi. Filmde Karpuzcu Kemal’den Nihal’e, Gımıldak Recep’ten ortağı Mehmet’e ve Deli Ömer’e kadar bu gemiye binmeyen kalmıyor. Her binen yeniliyor. Her yenilen de iniyor gemiden.

Tutunacak bir dalı bulabilenlerin filmi…

“Bu film,” diyorum karpuzcu Kemal’e. “Janjanlı paketler içinde sunulan bir başarı hikâyesini değil hayal kırıklıklarını ve yenilgileri anlatıyor. Defalarca denemelerine rağmen başarıya ulaşamayanların, denemekten yılmadıkları ve bir gün elbet o başarıya ulaştıklarının filmi olmak yerine, yenilse bile hayatın tutunacak bir dalını bulabilenlerin filmi.”

Filmin başındaki tren garı ile şehrin boş ve sakin sokakları bize taşranın tekdüze hayatını çarpıcı bir şekilde yansıttığı gibi yönetmenin filmin atmosferini kurmakta gayet başarılı olduğunu da hissettirir. Hayat çok yavaş akıyordur bu kasabada. Tezgahlar ve dükkanlar ağır hareketlerle açılıyor, sigaralar aheste aheste içiliyordur. Kasabada cenazeler bile sessiz sakin kaldırılır. Öyle ki Karpuzcu Kemal tezgahının karşısındaki evin önüne çıkarılan tabutun içindeki hareketliliği bile sigarasından bir fırt daha alarak karşılar.

Hayali olan iki çocuğun hikayesidir Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak. Recep ve Mehmet adındaki bu iki çocuk birlikte hayaller kurarken köyden kasabaya çırak olarak giderler. Biri berber diğeri de karpuzcunun çırağıdır. Sabah köyden birlikte çıkar, akşam köye birlikte dönerler.

Karpuzcu Kemal’in çırağı Recep, el becerisi olan bir çocuktur. İyi resim çizer. Kendi kendine karpuzcu tezgahına koyulabilecek bir tabela yazmayı düşünür ve Kemal’den boya ve fırça almak için izin ister. Kemal’in ona verdiği cevap bizi taşranın köreltici tarafıyla ilk defa tam da burada karşılaştırır: “Badanacı mı olucan len başımıza?” Recep’in “ben ressamım” açıklamasından ikna olmayan Kemal istemeye istemeye izin verir fakat hayali olan birini motive etmek yerine onun kendine olan inancını aşağı çekmeye çalışmaktan geri de durmaz: “Ressam mı? Bir tabelamız eksikti zaten. Becerebilecek misin?” Çok geçmeden Recep’in o yaştaki bir çocuk için harika diyebileceğimiz bir tabela yaptığını görürüz. Bu defa Kemal çark etmiştir: “Len çırak, sen baya ressammışsın kerata. Karpuzlara bak, esasından ayırana aşk olsun vallaha. Aferin deyyus, gözüme girdin. Şuraya da Şen Karpuzcu yazalım.” Taşrada destek görmeniz için bir şeyi hayal etmeniz yahut çok istemeniz yeterli değildir, “her şeye rağmen” başarılı olmak zorundasınızdır.

İki hayalperestin sinema sevgisi

Berberin çırağı Mehmet berbere meslek öğrenmeye değil de yaz tatilini doldurmaya gidiyor gibidir. Bu yüzden ustasıyla arası biraz limonidir. Zaten ustası her şeyi güzelce anlatan bir usta değil, yeri geldiğinde eli maşalı bir hale bürünen ve çırağın işi takip ederek öğrenmesini bekleyen eski usta tiplerinden biridir. Mehmet, iş çıkışı buluşmalarına zaman zaman kulağı çekilmiş yahut kafasına vurulmuş bir halde gelir.

Bu iki çırağın ortak noktaları ise ikisinin de içinde bulunan sinema sevgisidir. Gündüz kasabada çıraklık yapan Mehmet ile Recep, akşamları ise bir köy evlerinden bir damın tavan arasında kurdukları düzenekle –buna gımıldak diyorlar- film oynatmaya çalışmaktadırlar. Tek destekçileri köyün delisi Ömer’dir. Sinemalarda koptuğu için çöpe atılan filmleri toplayıp getirirler. En büyük hayalleri filmi döndürecek makineleri olmadığından dolayı ışığın karşısında elleriyle filmi çekiştirerek perdede akan bir görüntü yakalamaktır. Fakat el yordamıyla ve makinesiz bir türlü akan görüntüyü yakalamak mümkün değildir. Yolları uzun ve yorucudur. Ahmet Uluçay, bunu çocukların ilk gece tavan arası buluşma yerlerine giderken içinden geçtikleri –adeta korku filmi sahnelerini andıran- karanlık ve korkunç sokaklarla aktarır bize.

Karpuzcu Kemal’e “Taşrada tomurcuklanan heveslere çelme takmayan yoktur.” diyorum. “Hatta bir çelme takma yarışıdır gidiyordur. Sıra Recep’in annesindedir. Akşamdan ‘Uğraşıp durma şunlarla, evin bereketini kaçırıyorsun.’ dediği kopuk film negatiflerini ertesi sabah Recep kasabaya gittikten sonra ekmek yapan kadınların ocağında yakar. Sonrasında Mehmet’in ustası araya girer ve aynada kendi suratını izleyen çırağına kızar: ‘Köylü milletinden esnaf ve sanatkar olduğu nerede görülmüş? Gitsin çiftini sürsün.’ Başka bir gün iş çıkışı merakla kamera, film, fotoğraf makinesi satan bir dükkanın vitrinini izlerken dükkan sahibi tarafından kovulurlar. Bir müşteri gibi kameranın fiyatının sorulmasına bile müsaade etmez dükkan sahibi. Para biriktirip kamerayı alabileceklerine bile ihtimal vermez. Onları küçümser: ‘Size yaramaz o kamera.’ Son çare olarak bir yazlık sinemanın makine dairesine girip sadece nasıl çalıştığını izlemek isterler. Kendi makinelerini yapmaları için en azından buna müsaade edileceğini düşünürler fakat yine aynı tokat suratlarında şaklar. Sanki bir görünmez el, ‘Aman bu çocuklardan bir şey olmasın.’ diye herkesi yönlendiriyordur.”

Filmde kendine hatırı sayılır bir yer bulan tren yolları, gar ve geçip giden trenler bir bakıma film karakterlerinin uzaklardaki hayallerinin bir anahtarı gibidir. Hiçbiri de binemez o trenlere. Trenler mi? Gelip geçerler sürekli. Taşrada hâlâ geçip gittikleri gibi.

Çayımın son yudumunu alıp karpuzcu Kemal’e dönüyorum. “Haklısın Kemal Abi.” diyorum. “Taşrada hevesle ve aşkla yaptığınız her ne varsa sizi öyle ya da böyle karpuz kabuğundan gemiye bindirirler. Hâl böyle olunca da çabuk inmek, kaçınılmaz ve trajik bir son olarak karşınıza çıkar.”