Ana Sayfa Kitap Nisan Kumru: “Seslendirmecinin, okuduğu metinde geçen kelimelerle ünsiyeti olmalı!”

Nisan Kumru: “Seslendirmecinin, okuduğu metinde geçen kelimelerle ünsiyeti olmalı!”

745
nisan kumru

1994’ten beri spikerlik ve seslendirme çalışmalarına devam eden Nisan Kumru, sesli kitap, şiir, diksiyon dersleri alanındaki çalışmalarını “Çantada Kitap” ve “Nisan Kumru” YouTube kanallarında yayımlıyor. Seslendirmecinin, okuduğu metinde geçen kelimelerle ünsiyeti olması gerektiğini belirten Kumru, “Ben dinliyorum bazen, çok basit bir kelime yanlış telaffuz edilirse ‘Bu samimi olmamış’ deyip bırakıyorum dinlemeyi. Edebi bir alt yapının, genel kültürün olması gerekiyor” diyor.  

Röportaj: Erhan Genç

Seslendirme yapabileceğinizi ilk ne zaman fark ettiniz? Bu konuda sizi keşfeden ya da teşvik eden oldu mu?

Bizim mesleğe başlayanların bir kısmı “Senin sesin güzel” teşvikiyle başlamışlardır. Bende öyle olmadı. İlk ve ortaokul hayatımda etkinliklere katılmak için çok girişimim oldu ama nedense ben başvurduğumda seçmeler çoktan yapılıp bitmiş olurdu. Okulda da sanırım şehirli olamamış bir konuşmam vardı. Öğretmenin sorduğu sorulara yöresel bir ağızla cevaplar verdiğimi, sınıfı birkaç kere güldürdüğümü hatırlıyorum. “Şimdi konuşmasına güldüğünüz o çocuk var ya ileride spiker olacak” demedim tabii. Sonraları amatör olarak tiyatro oyunları yazdım, arkadaşlarla oynadık ama keşfeden olmadı. Bazen kapıları çalmak gerekiyor. Üniversitede sağlıkla ilgili bir bölüm bitirmiştim. Branşımla ilgili bir işe kolay kolay girmeyeceğimi fark ettim. Bu sebeple okul bitince çaldığım kapı bir hastane kapısı değil, Erzurum’da bir özel radyonun kapısıydı. El yazısı ile yazılmış bir kâğıt okuttular. Yanlış hatırlamıyorsam reklam metniydi, “Yarın gel başla” dediler. Ertesi gün, gazetelerin okunduğu sabah programında, izleyip öğrenmek için stüdyoya girdim. Müzik arasında bir köşe yazısını katlayıp “Bunu da sen oku” diyerek önüme koyup gittiler. Titreye titreye okudum. Çıktığımda, “Sen bu işi biliyormuşsun” dediler. O gün bugündür -belli bir süre TV programı sunsam da- radyocuyum. Bu meslek, metni yorumlayarak konuşma diline çevirme işi olarak tanımayabileceğimiz seslendirmenin de içinde olduğu bir alan.  

Seslendirme yapan insanların neredeyse tamamının yolunun radyoculuktan geçmiş olduğunu görüyoruz. Radyo seslendirmeciye neler katar?

Günümüzde çeşitlendi ama “Seslendirme yapıyorum” sözü hâlâ dublajı akla getirir. İlk dönem seslendirme sanatçıları genelde tiyatro kökenliydi. Radyocular daha az idi. Türk filmlerinin yapısı itibarıyla buğulu sesler hâkimdi. Yabancı filmlerde bile. Hatta Rocky serilerinin eski dublajlarında bile bu buğulu sesleri duyarız. Sanrım sonraki dönemde radyocular yer almaya başladı. Özel radyolarda kendini kanıtlamış, sesleri özellikli olanlar dublaja da girmeye başladı. Radyocu görmüş geçirmiş insandır; aç kalmıştır ama tok gibi program sunmuştur, stüdyo soğuktur ama sımsıcak bir aile ortamını anlatmıştır dinleyiciye, bulunduğu ortamı hiç hissettirmemiştir. Gecesi gündüzü belli değildir. Gerektikçe her türlü programı sunmuş, her çeşit metni seslendirmiştir. Metinle çabuk empati kurabilir bir radyocu. Haber metni okurken habercidir, şiir okurken kendi yazmış gibi okumuştur. Çocuk programının sunucusu gelemediği zaman yerine girmiş masal okumuştur, her türlü şarkıyı anons etmiştir, gülmüştür, hüzünlenmiştir. Yani hemen hemen her türlü metne aşinadır. Sesinin her aralığını deneyimlemiştir. Bu yüzden tekniğini öğrendikten sonra her türlü ses oyunun olduğu dublajda da başarılı olmuşlardır.    

"Seslendirme deyince günümüzde sosyal medyanın da etkisiyle alan çeşitlendi. Artık sadece dublaj akla gelmiyor. Epey bir branşlaşma oldu."

Radyo ve seslendirme deyince insanların aklına bir radyonun gece yayınında “tok sesli sunucu”nun fon müziği eşliğinde şiir okuması geliyor.

Sadece TRT radyolarının olduğu zamanlarda; radyo tiyatroları, beraber ve solo şarkılar filan gelirdi. Özel radyolar çıkınca da gece programlarıyla ünlenen, bir neslin kulağında dimağında iz bırakan, şimdinin tabiriyle fenomenler vardı. Bu programlar içinde şiir önemli yer tutardı, evet.

Seslendirme şiirle kısıtlanamayacak kadar geniş bir alan aslında değil mi?

Seslendirme dediğimiz alan bir metni konuşma dilinin unsurlarıyla yorumlayıp sese çevirme demektir dolayısıyla her türlü metin okuması işin içine girebilir.

Seslendirmeyi diğer sanat dallarından farklı hale getiren nedir?

Diksiyon eğitimi almış birçok kişinin sosyal medya profiline “Seslendirme sanatçısı” yazdığını görüyorum. Tabii bu alanla ilgili bir tanımlama yetersizliği var. Oyuncu dese olmuyor, seslendirmen diyenler var bu da kaba duruyor. “Mikrofon oyuncusu” tabirini duymuştum bir ara bu aslında güzel tanımlıyor alanı. Ben “Seslendirme oyuncusu” tabirini kullanmaya çalışıyorum. Sanatçılık biraz daha ileride; bizim profilimize yazabileceğimiz değil, dinleyenlerin / takipçilerin bize verebileceği bir unvan. Seslendirmenin, dublajın bir sanat mı, yoksa deneyim, beceri ve ustalık gerektiren iş anlamında bir zanaat mı olduğu da tartışılıyor bazen. Sanat olarak kabul edeceksek; sanatın tariflerinden biri de “Bir şey yapmada gösterilen ustalık” bu tarifle bakarsak sadece seslendirme değil de konuşma bir sanat olarak değerlendirilebilir.

Sanatın bir tanımı da “Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık.” (TDK) Ama biz, zaten yazılmış bir metni yani içinde birçok sanatın uygulandığı bir unsuru bir başka alana yönlendiriyoruz. Şarkı okumaya benziyor. Örneğin bir şiir veya güfte düşünelim onun bestesi yapılıyor sonra bir ses sanatçısı onu okuyor / söylüyor kâğıt üzerindekini kulaklara sunuyor. Hatta o kadar iyi yorumluyor ve icra ediyor ki kulak kepçesinde kalmıyor gönüllere gönüllere giriyor. Yani gönülden çıkan bir eser, bir başka forma dönüşerek başka gönüllere giriyor. Bu yönüyle bir duyguyu düşünceyi meramı seçilmiş kelimelerle, ses tonunu ayarlayarak bir başkasına anlatan insanlar da konuşma sanatını icra ediyorlar.     

Seslendirme deyince aklımıza gelen bir diğer kavram ise dublaj. Dublaj, seslendirmeciliğin neresindedir? Dublaj için kişinin daha farklı meziyetleri mi olması gerekir?

Dublajı kısa bir süre yaptım ama sanırım üstatların alanına girmeden de bu soruya ucundan kıyısından cevap verebilirim. Karakter bir sese sahip olmanın yanında senkron becerisi gerekiyor, bu da işin içinde öğrenilebiliyor. Ustalaşmaksa çok çaba ile; her işte olduğu gibi. Yani altta referans bir ses var ekranda oyucunun oyunu var, onun verdiği oyunu aşmadan sesin üstüne onunla aynı zamanda başlayıp bitecek şekilde kendi dilinizde konuşuyorsunuz. Ülkemizin bu alanda diğer ülkelerden oldukça ilerde olduğu söylenir. Hatta son yıllarda dilimizin ritmi ile tamamen cümleyi yoğurup yeniden üretebilen ama alttaki oyununun üstüne de çok güzel oturtan harika sanatçılar var; hem yaş almışlardan hem de gençlerden. Film dublajlarında duymaya alıştığımız sesler var. Hatta yabacı oyuncularla özdeşlemiş dublaj sesleri var. Jim Carrey’yi Yekta Kopan’ın sesiyle hatırlarız mesela. Tom Cruise’u Sungun Babacan’dan dinlemek isteriz. Bu sesler kulağımıza yerleşmiş bir hafıza oluşturmuş. Yani bu seslerin marka değeri vardır. Dublajın ilk zamanlarında yapan az idi ve zor şartlarda topluca kayıt alınıyordu. Şimdi teknolojinin yeni imkânlarıyla bu alanda çalışan sayısı daha da arttı. Bu işe istekli olan gençler soruyor; “Sesime iyi diyorlar’ bir yol gösterir misiniz?” Ben de şöyle diyorum; sesiniz iyiyse ne güzel bir sıfır öndesiniz o zaman ter dökme zamanı, eskiden danışacak insan bulmak zordu şimdi birçok kurs var hatta uzaktan eğitimleri de var onlara gidin. Bol bol çalışma yapın. Stüdyolar var, başvurun. Kabul ederlerse işin içinde işi öğrenme süreci var. Kısa sürede başrol seslendirmeyi hayal etmeyin. Başrol haricinde hatta ondan daha çok konuşan yüzlerce alt rol olabilir. Epey bir pişmek gerekiyor.     

Burada radyo tiyatrosundan da bahsetmek isterim. Ülkemizde çok güzel örnekleri bulunan radyo tiyatrosunu geçmişten bugüne değerlendirdiğimizde ne söylemek istersiniz? Radyo tiyatrosunun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ben, benim kuşağım benden önceki kuşak bunlarla büyüdük. Radyo tiyatrolarında, dinleyiciye ulaşan sadece seslerdir ama dinleyen evleri, ağaçları, koşan adamları kendi yerleştirir sahneye, bu adamların seslerine bir yüz çizer onları hareket ettirir. Radyo tiyatroları benim için, hayal dünyamızı geliştirmemize, soyut düşünebilme yetimizin artmasına katkısı büyük olan, seslerle örülmüş, gerisini dinleyenlerin kurduğu harika bir evren. Filmlerin alternatifi olmayan, sahne tiyatrosundan da ayrı olarak radyoda icra edilen bir sanat dalı. Radyo oyunlarını dinlerken, dizi ve filmlerde bulamayacağınız bir giz, bir haz var. Bu, yapımda dinleyicinin de görev almasından kaynaklanıyor bana göre… Bir derdi, tasası olan insanların bunu anlatabilmeleri için sanatın sunduğu imkânlarla kendilerine buldukları bir yol, güzel bir araç…

Ama bir nostalji unsuru artık bugün. Radyolu günlerden sorulanlar genellikle şöyle der; “Ah neydi o radyo tiyatroları efendim”, “Ne güzeldi o arkası yarınlar”.
Artık yapılmıyor. Eskinin bir hayli bakiyesi var. Onlar dönüyor dijital platformlarda. TRT, TRT Dinle diye bir podcast uygulaması yaptı. Orada eski oyunları da dinlemek mümkün. Gelecekte yapılacak mı; tahmin etmiyorum.
Bu vesile ile gerçekleştirdiğimiz büyük bir projeden bahsetmek istiyorum. Diyanet Radyoları için Peygamber Efendimiz’in hayatını anlatan “Karanlıktan Aydınlığa Asr-ı Saadet” adıyla 160 bölümlük bir arkası yarın yaptık. Büyük ilgi gördü. Radyo oyunları içinde ileriye kalacak bir güzel sayfa olacağını düşünüyorum. 

“Asıl olan okuyucunun bizzat kendi okumasıdır”

Bir metni seslendirerek okuyamayan veya okumaya fırsatı olmayanlar için o metni sesinizle ayağa kaldırıyorsunuz, yazılı bir metin sizin sesinizle vücut buluyor. Bir metne ses olmak, o metnin bir parçası olmaktır diyebilir miyiz? Bir şeye ses olmak, size ne hissettiriyor?

Bugün sesli kitap platformlarında sadece seslendirilmesi için romanlar da yazılıyor. Belki ileride daha da artacak bu tür eserler. Yazarlar, aslında profesyonel olarak seslendirileceğini düşünerek yazmıyor. Ama işin içinde bir seslendirme illaki var. Nedir o? Bir yazarlık kitabında rastlamıştım; okuyucu metni iç sesiyle seslendirerek okur. Bu yüzden seçtiğiniz kelimenin ses ahengine de dikkat edin, diyordu. Yani ses ögesi metinde bir şekilde var. Biz seslendirmeciler o metni biraz daha profesyonelce ele alarak bir nevi o iç sesi dışa vuruyoruz. Metnin bir parçası oluyor muyuz bilemiyorum. Bazı yazar arkadaşlardan şöyle şeyler duyuyorum: “Siz seslendirince sanki farklı birinin yazdığını dinledim.” Profesyonel bir okuyuş elbette bir metnin içindeki değeri daha da gün yüzüne çıkarabilir. Bir yazara arkadaşım “Öykümü senden dinleyince kendimi Shakespeare falan sanıyorum” diyerek latife etmişti. Yeri gelmişken sesli kitap platformlarına da değinelim. Ülkemizde de giderek yaygınlaştı bu uygulamalar. Belli bir ücret karşılığında birçok kitap dinleyebiliyorsunuz. Oldukça fazla üretim de yapılıyor. İlerde bütün kitaplar sadece sesli mi olacak? Hayır. Bu birbirini destekleyen bir alan, okuma alışkanlığı olanlar için. Ben aynı zamanda iyi bir sesli kitap dinleyicisiyim. Eskiden okuduklarımı bir de başka seslerden dinliyorum iyi oluyor. İlk defa dinlediğim bir kitabı gidip satın alabiliyorum. Altını çize çize bir kere daha okuyorum. Ama gerçek okumanın yerini hiçbir zaman almamalı. Sesli kitap bir yan okuma ürünü. Vakti olmayanlar için de iyi bir imkân. 

 

“Çantada Kitap” adında bir Youtube kanalınız mevcut. Dinleyiciler burada Sabahattin Ali’den Samipaşazade Sezai’ye; Refik Halid Karay’ın Eskici’sinden Tarık Buğra’nın Oğlumuz’una kadar birçok öyküyü bulabiliyorlar. Sizce her şeyi izlemeye ve timeline’ında görmeye alışkın günümüz insanının/okurunun edebi bir metni dinleme noktasındaki duruşunu nasıl buluyorsunuz?

Yine kitap okumayı sevenler sesli okumaları dinliyor. Benimkiler daha çok eğitim amaçlı. İznini aldıklarım dışında kitabın tamamını okumuyorum -zaten bu etik de değil. – Kitabın tanıtılması için içinde bir öykü okuyorum mesela. Bazen öğrenciler dinliyor bazen ödev için.

Kanalın dikkatimi çeken bir yanı ise günümüz öykülerine ve öykücülerine ciddi bir şekilde yer veriyor oluşu. Bir anlamda günümüz öyküsüne hizmet ettiği de söylenebilir. Edebiyat tarihçilerinin bu dönemi anlatırken kanalınızdan bahsetmeden geçemeyeceklerini düşünüyorum. Günümüz öyküsüne yönelik özel bir ilginiz mi var? Nasıl başladı, nasıl gidiyor?

Bazı yazarlar kitaplarını gönderiyorlar “İçinden bir tane okusan” diyerek, ben de gerekli izni aldıktan sonra seslendiriyorum. Bazen benim takip ettiğim yazarların öyküleri oluyor yine kendilerine danışarak onları okuyorum. En son bir yazar arkadaşımın önerisiyle “Seslenen Öyküler” adlı bir proje yaptık. Yaşayan yazarlarımızın daha önce yayımlanmamış öykülerini YouTube’da yayımlayarak çağdaş bir sesli öykü antolojisi sunmayı amaçlamıştık. 15 Ağustos 2020’de Sadık Yalsızuçanlar üstadımızla başladık ve 26 Şubat 2021’de tamamlandı. 65 yazarımızın, proje için gönderdikleri öyküleri seslendirdim. YouTube’da her zaman öykü dostlarını bekliyor. Daha önce çeşitli seslendirme sanatçılarının katkısıyla başka bir kuruluş yapmıştı. Ben de kendi çapımda gerçekleştirdim. İnşallah sesli edebiyat yapımlarına günümüz öyküsü ufak bir katkı olur.

Aslında siz de öykü türüne uzak sayılmazsınız. Dergâh Yayınları’ndan çıkmış bir kitabınız da var. Hem öykücü hem de seslendirme sanatçısı olduğunuz için şöyle bir soru sormak istiyorum. Her yazılan öykü seslendirilebilir mi? Bazı öykülerin seslendirmeye daha yakın ya da uzak olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu fark nereden kaynaklanıyor?

Bir yazarımızın öyküsünü seslendirdiğimde “Demek bu da böyle oluyormuş” deyip başka bir yorum yapmamıştı. Zaten yazar, imkânlarını en iyi o formda kullandığı için eserini yazılı olarak sunmuştur. Tiyatro yazmak ayrı bir şeydir mesela.  

Ortaya konulmuş son form başka bir forma dönüşürse, eksiklik ve fazlalıklar olabilir. Daha güzel, çekici bir şey de ortaya çıkmış olabilir ama bu sonucunda bir değişikliktir. Daha önce kitabından okumuş okurlar, hikâyenin filmini görünce çoğunlukla sukutuhayale uğramıştır. “Ama ben böyle hayal etmemiştim” demiştir. Çünkü okurken tüm sahneyi, sesi, ışığı, yüzleri kendi kurmuş / oluşturmuştur. Sinemada ise bunlar kalıplaşmıştır. İster istemez bir kayıp ortaya çıkar muhatap için. Seslendirilen metinler için de böyle şeyler olabilir. Seslendirilince daha da anlaşılır olanlar var, daha da karmaşıklaşanlar var. Bazen öyle sanatlı uzun cümleler var ve bu cümleyi meydana getiren bir arada bulunması gereken tamlamalar var ki bunları seslendirirken olmadık bir yerde durak yaparsanız biraz farklı tonlarsanız ara birimleri cümlenin parçalanıyor bir bütünlük oluşturmuyor. Bu yüzden nasıl seslendirildiği de önemli. Usta bir seslendirmeci metinle kolay duygudaşlık kurabilmeli, bir tasvir anlatısını oradaki ögeleri ayrı ayrı hissettirerek dinleyicinin kafasında sahneyi kurmasını sağlayabilmelidir. Yani bana göre her metin bir şekilde seslendirilebilir ama biraz daha fazla çaba isteyenler vardır. Mesela Şule Gürbüz’ün cümlelerini sese çevirebilmek epey bir çaba gerektiriyor. Tekrar edeyim; asıl olan okuyucunun bizzat kendi okumasıdır. Seslendirme belki tamamlayıcı bir unsur. Ama şu da var; okumuş metni okur ama dinleyince de sanki benim okuduğum değildi bambaşka bir şey dinledim, diyebiliyor.

Seslendirmecinin, okuduğu metinde geçen kelimelerle ünsiyeti olmalı. Ben dinliyorum bazen, çok basit bir kelime yanlış telaffuz edilirse “Bu samimi olmamış deyip bırakıyorum dinlemeyi. Edebi bir alt yapının, genel kültürün olması gerekiyor.  Örneğin şiir seslendiriyorsanız devrik bir şekilde dizeye yerleştirilmiş cümlenin düz halini kurabilmeniz, cümle nerede başlıyor nerede bitiyor az çok çıkarabilmelisiniz.      

Birçok alanda seslendirme yapmanızın yanı sıra Kur’an-ı Kerim meali seslendirdiğinizi de biliyorum. Peki, herhangi bir metni seslendirmek ile Kur’an-ı Kerim meali seslendirmenin arasında nasıl bir fark vardır?

Evet, Diyanet Radyolarında yayımlanıyor seslendirmiş olduğum DİB Kur’an Yolu meali, bir sorumluluk bilinciyle okunması gerekiyor. Ayetlerin maksadını az çok anlamış olmanız, hissedebilmeniz gerekiyor gerekli vurguyu yapabilmek için. İnşallah muvaffak olmuşumdur. Daha önce kendi kendime okumuştum Kur’an-ı Kerim mealini ama bu vesile ile kendi nefsime de okuduğumu hissettim. Aslında meali herkesin kendi kendine her gün bir miktar sesli olarak okuması gerekiyor.     

Bir de sesli lügat çalışmanızı ilgiyle takip ediyoruz. Sizce sesli lügate niçin ihtiyacımız var?

Online olarak tematik bir sesli sözlük hazırlamak için bir altyapı kurduk ama istediğim hızda ilerlemedi. Arada bir yeni veri girişi yapabiliyorum ama gördüğüm sorunları sosyal medya hesaplarımda kırmadan dökmeden öneriler de sunarak anlatmaya çalışıyorum. Bugün birçok telaffuz hatası görüyoruz. Yanlış anlaşılmasın benim derdim ‘efendim, halkımız ‘şarj’a ‘şarz’ diyor, herkes yanlış biliyor’ değil. Benim derdim, dilimizi doğru konuşması, metni doğru okuması / seslendirmesi gereken, göz önünde olan meslek erbabının hatalı telaffuzlarıyla. Bu yüzden öğrendiğim kadarıyla meslektaşlarım için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Kendi yanlışlarımdan da çok şey öğrenmeye devam ediyorum. Aslında TDK’nin de sesli sözlüğü var. TRT’nin var. RTÜK’ün okuma kılavuzu var. Ama bizim meslekte de bunlara bakma alışkanlığı yeterli düzeyde değil. Ben sesli lügat çalışmasında biraz daha ileri düzeyde, diğer sözlüklerde olmayan şeylere de yer vermeyi planlıyorum nasip olursa.        

Mekânlarla, kişilerle ve olaylarla çok kolay ünsiyet kurabilen bir kavram olan sesin, bir yanı ile de “büyülü” olduğunu düşünüyorum. Çünkü aradan yıllar da geçse işittiğiniz ses bir anda sizi bambaşka bir yere götürebiliyor. İnsanların hafızasında sesiniz ile yer almak hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Rahmetli Bülent Yıldıran ağabey ile ilk çalıştığımızda “Abi” dedim, “Siz benim çocukluğumsunuz.” Her ses bir değer. Hafızamda yer etmiş, sonradan kendileriyle çeşitli projelerde de çalıştığım seslendirme sanatçısı büyüklerimizin vefat ettiğini öğrendiğimde çok hüzünleniyorum. Hepimiz için hayatımızdan yitip giden bir değer. Bir boşluk oluşuyor öyle bir ses bir daha gelmeyecek. Ama yaptıkları işleri dinleyip anacağız, hatırlayacağız. İnşallah biz de bir hoş seda bırakanlardan oluruz.