Ana Sayfa Kitap Röportaj: “Şişenin Dibi” de olsa umut her zaman var!

Röportaj: “Şişenin Dibi” de olsa umut her zaman var!

1455
Şişenin Dibi kitabı çıktı
Şişenin Dibi kitabı İlksatır Yayınevi etiketiyle raflarda

Şişenin Dibi…

“Dip” kelimesi hemen olumsuz bir havayı çağrıştırsa da bana iyi hissettirdiği de olur.  

Hani derler ya “Dibe vurmadan yukarı çıkılmaz” diye… O hesap.

Özge Sarıoğlu’nun “Şişenin Dibi” adlı öykü kitabını elime aldığımda bir çırpıda bitirdim. Ancak bu ilk görüşte aşktan değildi. Biraz aceleciliktendi.  

Aradan iki gün geçtikten, hatta başka kitapları okumaya başladıktan sonra bazı öykülerin konularını düşündüğümü fark ettim. Aralardaki cümleler aklıma gelip duruyordu. Böyle olunca daha sakin bir şekilde tekrar okudum kitabı. Bu sefer hakkını verince her öykünün ayrı ayrı lezzetini aldım. Neden kendini tekrar tekrar okutturduğunu anladım. Sağlam bir sevgi bağı oluştu aramızda.  

Sarıoğlu’nun yer yer dibe vuran ama kalkmasını başaran karakterleri, yalın anlatımı, çok gündelik ama bir o kadar tüm hayatımızı ele geçiren konuları…

On beş yılda yazılmış on beş öykü!

İlk kitabı distopik temalı bir roman olan Sarıoğlu, kendini öncelikle bir öykücü olarak gördüğünü söylüyor ve yeni kitabı için de “Kendime yazıyorum aslında ben genelde ama bunlar ‘Başkaları da okusa’ diye düşündüğüm öyküler” diyor.

Röportaj: Pınar Karahan

İlk kitabınız distopik temalı bir roman: “Yangın”. Konusunu anlatırken zorluk yaşıyor muydunuz?

Yangın Türkiye’de yazılmış az distopyadan birisi. İlk zamanlarda ‘Distopya yazıyorum’ dediğimde ne demek istediğimi açıklamak zorunda kalıyordum. Bu türde eser vermek için Türkiye ortamında biraz erken davranmışım anlayacağınız!  Konusuna gelince, Yangın, Dünya’da nedeni, ne zaman çıktığı bilinmeyen, söndürülemeyen ve herkesi er geç içine çeken yangınlardan kaçıp yeni bir yerde yeni bir hayata başlamayı hedefleyenlerin, hedeflerine varma yolundaki yolculuklarının romanı. Yangın bir metafor. İster giderek sertleşen ve kutuplara bölünen dünya politikasına dair, ister küresel ısınmaya dair okuyabilirsiniz, çünkü bunların hem ayrı ayrı hepsi hem de hepsinin bir toplamı aslında. Dünyanın bize dayattığı eziciliğin ve bundan bir çıkış yolu arayanların hikâyesi.

Yangın’dan 7 yıl sonra “Şişenin Dibi” adlı öykü kitabınız İlksatır Yayınevi etiketiyle okuyucularla buluştu. 15 öyküden oluşuyor kitap. Ne kadar zaman içinde yazdığınız öyküler bunlar?

Bu öyküler on beş yıla yakın süredir yazdığım öykülerin bir seçkisi. Dinlendirip dönüp yeniden okuduğumda beni şaşırtan, tekrar düşündüren öyküler. Kendime yazıyorum aslında ben genelde ama bunlar ‘Başkaları da okusa’ diye düşündüğüm öyküler. Belki başkalarını da düşündürür dürtüsüyle “Şişenin Dibi”nde buluştular.

‘Şişenin Dibi’ okuyucularla buluştu!

“Yorgun yüzlere bakarken oluşmuş öyküler”

Kitaba ismini de veren “Şişenin Dibi” öykünüz, işten çıkarılan bir adamın akşam eve gitmeyi geciktirmesini anlatıyor. Yine “Ali İçin Oyuncak” öykünüz de bir babanın uzun zaman sonra para kazanıp oğluna oyuncak alabilmesini… İçinde bulunduğumuz dönem etkili oldu diyebilir miyiz bu öykülerin yazımında yoksa özellikle bu tür süreçleri yaşayan erkeklerin yaşadıklarına bir empati mi?

İkisi de hemen bugün yazılmış öyküler değil. Ama ikisi de İstanbul’da yoğun geçmiş iş çıkışlarında, bir toplu taşıma aracındaki insanların yorgun yüzlerine bakarken oluşmuş öyküler. O yüzden Türkiye’nin yorgun, evine ekmek götürme yükü altında ezilen, çalışan kesimine duyduğum empati etkili oldu diyebiliriz kesinlikle.

Çok yalın bir anlatımla her durum karşısında yine de ayağa kalkabilme ya da başka bir şeye evirme üzerine bir anlatımınız var. Aslında konular, karakterlerin yaşadıkları oldukça ağır olaylar. “Ne olursa olsun umut var” diyenlerden misiniz?

Distopya yazmış bir insan olarak ‘Ne olursa olsun umut var’ diyor olmam tezat gelebilir ama evet, her durumdan silkelenmenin mümkün olabileceğine inanıyorum. Yeter ki o durumun silkelenilmesi gereken bir durum olduğunun farkında olalım. O farkındalığı hem kendime hem de okuyucuya sağlamak için yazıyorum diyebilirim. Bunu sadece iyimser olduğumdan da söylemiyorum. Dünyaya kendi yaşamlarımızın ötesinden, yüzyıllık pencerelerden baktığımızda mutlaka olumluya dair bir gelişme olduğu net olarak görülür. Bu gelişme yolunda inişlerin ve çıkışların olması, bunların da bazen bizim hayatlarımızın olduğu dar pencerelere denk düşmesi tümden umutsuz olmak için sebep değil.

Çocukken kitaplarla aranız nasıldı? O döneminizde yer etmiş yazar ve kitaplar hangileri?

Okumayı hızlı sökmüş bir çocuktum ve kitaplarla aram hep iyi oldu. Çocuk kitabından yetişkin kitabı okumaya ortaokul başlarında geçtiğimi hatırlıyorum. O dönemden en net bildiğim Sait Faik’in öykülerine vurulduğum. Tüm külliyatını peşpeşe okumuştum. Sonra benzer bir vurulmayı Çehov için de yaşadım diyebilirim. Geri dönüp düşündüğümde -belki Çalıkuşu’nu hariç tutarak- öykülerin romanlara kıyasla beni daha çok çekmiş olduğunu görüyorum.

“Kendimi zorlayacak hikâyeler anlatmak istiyorum”

Yazmaya nasıl ya da ne zaman başladığınızı hatırlıyor musunuz? “Yazar olmak istiyorum” düşüncesi en başından beri var mıydı? Yoksa mesele sadece yazmak mıydı?
Özge Sarıoğlu

Önemli olan sadece yazmaktı. Ortaokul ikinci sınıfta ilk öykümü yazdım, “Saadet Kızgın”. İçimden dökülüverdiği gibi yazmıştım. Sonraki yıl ise okulun öykü yarışmasında derece aldı. Edebiyat zümre başkanı ödülümü “Bilinç akışı tekniği ile yazılmış” diyerek verdiğinde tekniğin de ismini öğrenmiş oldum! Yazar olmak bende bir istekten ziyade hep bir hayal oldu. “Benim de yazdıklarım iyi mi, basılır mı acaba?” gibi bir hayal. Yazmayı ana meslek olarak seçmeyi ise hiçbir zaman düşünmedim. Para kazanma derdi yazıya duyduğum naif duyguları kirletirmiş gibi geliyordu. Ama yıllar geçtikçe de bu benim yazı ile ilişkimi çok azalttı, çok aralıklarla üretiyorum maalesef. Yine de hâlâ yazarak kazanmak konusunda verdiğim karardan pişman değilim. Bilgisayarın başına geçtiğimde kendime, kendimin inanacağı ve düşünce sistemini zorlayacak bir hikâye anlatmak için yazıyorum, başka hiçbir kaygım olmuyor.

Öykü yazımı hakkında genel olarak neler söylemek istersiniz? Sosyal medyada sürekli bunun üzerine eğitimler çıkıyor karşımıza. Sizce 3-5 haftalık kısa süreli bir eğitimle öykü yazmak mümkün müdür? Değilse nedir bunun yolu?  

Açıkçası ben de o eğitimlerden bazılarına 2000’li yılların başında katıldım. Bazılarının hiçbir işe yaramadığını söyleyebilirim. Bu hem anlatanın konuyu işleyişine hem de katılımcı profiline bağlı oluyor. İki ayrı hocamı ise bana kattıkları nedeniyle anmak zorundayım, birisi kurguyu derinlemesine düşündüren Pınar Kür, diğeri yaratıcı düşünmeyi zorlayan Yıldırım Türker. Sadece kursa gidilerek yazılabileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Öncelikle en önemlisi, her zaman için iyi bir ‘İyi edebiyat’ okuyucusu olmak. Ama devamında yazdıkça, elinizdeki işleriniz size göre belli bir seviyeye geldiğinde yetkin bir dış gözün eleştirilerinden ve yönlendirmelerinden çok faydalanılıyor doğrusu. Yazmak yalnız bir iş, o yüzden bu yönlendirmeleri almayı da son derece önemsiyorum.

Şu anda Bodrum’da yaşıyorsunuz ve takı tasarımı üzerine atölyeniz var. Hayatınızın bu dönemini nasıl hissediyorsunuz?

Bodrum’a gelmemin hemen akabinde pandemi oldu. Dolayısıyla buradaki hayatı pandeminin yarattığı şaşkınlıkla oluşturmaya çalıştık, hatta hâlâ çalışıyoruz diyebilirim. Atölyenin çalışmaya başlaması ciddi bir emek alıyor, o nedenle de yazmaya henüz istediğim ivmeyi veremedim açıkçası. Ama en azından İstanbul’daki son yıllarımda çok seyrekleşen okuma rutinimi burada güzel toparladım. Ben genelde uzun aralar verdikten sonra edebiyata öncelikle okuyucu olarak girip sonrasında yazmaya başlıyorum. Demek ki bu dönem benim kuluçka dönemim, mutlaka peşinden yoğun bir yazma dönemi gelecek.  Umudum bu yönde!

Yakın zamanda başka projeleriniz var mı? Umarım yeni kitabınız için bu sefer arayı çok açmazsınız 🙂 

Ben de öyle umuyorum! Üzerine çalışıp dinlenmeye bıraktığım ikinci bir roman dosyam var. Tam bir distopya değilse bile çok da umut dolu bir dünyada geçmiyor. Bu arada tabii anlık gelen öykü dürtüleri olabilir ama esas, mevcut durumda, elimdeki proje bu roman. Bununla beraber roman yazmayı, yazım süreci olarak öykü kadar sevmediğimi söylemeliyim. Öykü benim baş tacım. Fakat bazı konular öyküye sığmayacak kadar geniş olunca mecburen romana dönüşüyor. “Romanın küçük kardeşi öykü” bakış açısından hiç hazzetmem. Zira ben öncelikle kendimi bir öykücü olarak görüyorum.